Bu dünyadan bir İlber Hoca geçti, ama ardında büyük bir tarih mirası bırakarak.

von Aytürk
A+A-
Reset

Çok üzgünüm…

Bugün içimde tarifsiz bir hüzün var.
İbrahim Kafesoğlu – Yılmaz Öztuna – İlber Ortaylı çizgisinde şekillenen tarih sevgimin ve tarih merakımın sanki bir dönüm noktasına geldiğini hissederek uzun süre sandalyede sessizce oturdum. İnsan bazen bir ismin, bir sesin, bir bilginin hayatındaki yerini kaybettiğini fark edince böyle kalakalıyor.

Son konuşmalarımızdan birinde, kendisine şakayla karışık “Hocam bana çocuk demişsiniz” dediğimde, kendine has gülümsemesiyle “Tevellütün kaç?” diye sormuştu. Bu sorunun içinde ince bir mizah olduğu kadar öğretici bir zarafet de vardı. Çünkü İlber Ortaylı yalnızca tarih anlatan bir akademisyen değildi; konuştuğu her cümlede insanlara yeni bir ufuk açmayı bilen gerçek bir bilgeydi.

Her canlı gibi bu dünyadan bir İlber Hoca’nın da geçtiğini görmek insanın yüreğini sızlatıyor. Ama eminim ki az önce çok sevdiği ve büyük bir saygıyla andığı hocalarının yanına gitti. Onların yanında otururken bile edebinden ayakta bekleyen o talebe ruhunu hayatı boyunca hiç kaybetmedi.

Belki şimdi hocası Halil İnalcık ona gülümseyerek şöyle diyordur:

“Otur İlber… Otur artık.”

Dünya böyle bir yer işte…
İnsanlar bu dünyadan gelip geçiyorlar. Ama bazı insanlar yalnızca yaşayıp gitmez; yaşadıklarıyla, söyledikleriyle ve bıraktıkları eserlerle bir iz bırakırlar. İlber Ortaylı da bu dünyaya güçlü bir iz bırakanlardan biriydi.

Bir insan yaptığı mesleği gerçekten en iyi şekilde yaparsa, dünyada birçok şey kendiliğinden güzelleşir. İlber Hoca da tarihçiliği yalnızca bir meslek olarak değil, aynı zamanda bir kültür hizmeti ve bir sorumluluk olarak taşıyan bir isimdi. Yazdığı kitaplar, verdiği konferanslar, katıldığı sohbetler sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok ülkesinde akademisyenler için önemli bir kaynak haline geldi.

O, tarihçiliği kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir anlatıya dönüştürdü. Onu dinleyen insanlar yalnızca bir tarihi olay öğrenmezdi; aynı zamanda o dönemin ruhunu hissederdi. Çünkü onun için tarih sadece kronolojilerden, rakamlardan ve savaş listelerinden ibaret değildi.

Tarih aynı zamanda kültürdür.
Tarih bir medeniyet hafızasıdır.
Tarih insanı anlamaktır.

Benim için İlber Ortaylı, İbrahim Kafesoğlu ve Yılmaz Öztuna ile birlikte Türkiye’de tarih sevgisini geniş kitlelere taşıyan büyük isimlerden biriydi. Bu üç isim, tarih anlatımında farklı bir üslubun temsilcisi oldular. Güler yüzlü, güçlü hafızaya dayanan, hikâyesi olan ve insanı içine çeken bir tarihçilik anlayışı…

İlber Hocamız bazen kızardı, bazen sert görünürdü. Ama o anlarda bile aslında öğretmeye devam ederdi. Çünkü onun kızgınlığında bile bir bilginin sorumluluğu, bir kültürün hassasiyeti vardı.

Son dönemlerde yazdığı eserlerde gençlere sık sık şu tavsiyeyi verirdi:

“Bir insan nasıl yaşamalı diye soruyorsanız, en az altı ülke gezin ve on iki farklı kültürle tanışın.”

Bu söz aslında onun dünyaya bakışını anlatıyordu. Çünkü o, kültürlerin birbirini tanıdıkça zenginleştiğine inanırdı. İnsan başka toplumları gördükçe kendi toplumunu daha iyi anlar. Başka kültürlerle tanıştıkça dünyadaki yerini daha doğru kavrar.

Bu yüzden İlber Ortaylı sadece bir tarih profesörü değil, aynı zamanda bir medeniyet anlatıcısıydı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

Bu dünyadan bir İlber Ortaylı geçti.

Ama sessizce geçmedi.
Türk tarihini anlatırken salonları dolduran, Avrupa tarihini yorumlarken herkesi düşündüren, bilgisiyle insanların yalnızca aklına değil aynı zamanda gönlüne de hitap eden bir bilge olarak geçti.

Onun sesi, kitapları ve fikirleri uzun yıllar yaşamaya devam edecek.
Ve bizler her yeni tarih sayfasını açtığımızda, her yeni araştırmaya başladığımızda, onun o kendine has sesi kulaklarımızda yankılanacak.

Çünkü bazı insanlar öldükten sonra bile konuşmaya devam ederler.
İlber Ortaylı da işte böyle bir isimdi.

Hocam…
Mekânın cennet olsun.
Bize öğrettiklerin için minnettarız.

DİĞER HABERLER