Prof. Dr. (İnş. Müh.), Doç. Dr. (UA. İliş.) Ata ATUN
Ortadoğu yine dünyanın nabzının attığı coğrafya haline geldi.
ABD’nin İran’a yönelik artan askeri baskısı, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir sürecin parçası olmaya başladı. Bugün mesele sadece İran ile Washington arasındaki bir kriz değil, çok kutuplu dünyanın nasıl şekilleneceğine dair büyük bir sınav.
Son yıllarda Çin ve Rusya’nın İran’a verdiği destek, klasik “karşıtlar karşıtı” dayanışmanın ötesine geçmiş görünüyor. Açıklamalar, ekonomik anlaşmalar ve askeri iş birliği girişimleri, Avrasya merkezli yeni bir stratejik eksenin oluştuğuna işaret ediyor. Bu durum, ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü tek kutuplu güç algısına karşı bir denge arayışını da beraberinde getiriyor.
Ancak burada önemli bir gerçek var: Moskova ve Pekin’in desteği sanıldığı gibi koşulsuz değil. Her iki ülke de İran’ın tamamen yalnız kalmasını istemese de doğrudan bir askeri çatışmanın içine girmek istememekte. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, ideolojik bir ittifaktan ziyade çıkar temelli bir ortaklık görünümünde.
İran cephesinde ise farklı bir strateji dikkat çekiyor. Tahran yönetimi, klasik askeri güç yarışında ABD ile rekabet edemeyeceğinin farkında olduğu için “asimetrik savaş” tercihi gündeme gelecek gibi. Hürmüz Boğazı gibi dar ve stratejik geçitlerde kullanılan gemisavar füzeler, insansız hava araçları ve hızlı deniz unsurları, pahalı ve büyük platformlara karşı düşük maliyetli ama etkili bir caydırıcılık aracı olarak görev yapmaya hazırlanıyor.
Burada önemli olan, bir uçak gemisi filosunun yenilmez olması değil. Modern savaş doktrinleri artık sadece ateş gücüne değil, maliyet dengesine de bakıyor. Milyarlarca dolarlık sistemlerin, çok daha ucuz ama hassas silahlarla tehdit edilebilmesi, savaşın doğasını kökten değiştirmekte. İran’ın verdiği mesaj tam da bu noktada şekilleniyor: “Büyük güç olmak zorunda değilsiniz; doğru yerde doğru araçlara sahip olmanız yeterli.”
ABD tarafında ise farklı bir hesap var. Bölgeye yapılan askeri yığınak, yalnızca olası bir saldırı hazırlığı değil; aynı zamanda diplomatik baskının bir uzantısı. Washington’un amacının, askeri gücü masadaki pazarlıkların bir unsuru olarak kullanmak olduğu çok açık. Ancak bu tür hamlelerin bazen beklenmedik aksi sonuçlara da yol açtığı biliniyor.
Bana göre, gerilimin tırmanması halinde en kritik başlıklardan biri enerji güvenliği olacak. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel ekonomiyi de doğrudan etkileyecek. Bu nedenle Körfez’de atılan her adım, petrol fiyatlarındaki oynama nedeni ile bölgeden en uzakta olan ve konu ile ilgisi olmayan ülkelerin ekonomilerine dahi olumsuz etki yapacak.Tam da bu noktada Türkiye’nin pozisyonu, ilgi ülkelerle dostluğu ve ara buluculuk yeteneği öne çıkacak zira Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakının parçası, diğer yandan bölgesel istikrarı önceleyen bölge lideri bir ülke konumunda. Olası bir savaş durumunda, Türkiye’nin, göç hareketlerinden, ekonomik dalgalanmalara kadar olumsuz etkilenme durumu olabileceği için Türkiye’nin “aktif tarafsızlık” olarak tanımlanabilecek bir denge politikası izlemesi hiç şaşırtıcı olmayacak.
Sonuç olarak, bugün Ortadoğu’da yaşananlar sadece askeri bir güç gösterisi olmayıp, perdelerin arkasında yeni dünya düzeninin sınırlarının nerede çizileceğine dair bir ön yoklama olduğu açıktır. Savaş olasılığı konuşulsa da diplomasinin ve müzakerelerin tamamen devre dışı kalmayacağı da bellidir. Asırlardır politikada, siyasette ve iş hayatında uygulanmakta olan stratejinin, güçlü olanın bazen savaşmak için değil, pazarlık masasında kazanım elde etmek için savaş olasılığını/tehdidini kullanarak rakibine gözdağı vermek olduğu da bir başka gerçektir.
Dünya eksenindeki her dalga da, aslında küresel siyasetin geleceğine dair bir mesaj olup, güç gösterisi kadar denge arayışını da gözler önüne sermektedir.
Prof. Dr. (İnş. Müh.), Doç. Dr. (UA. İliş.) Ata ATUN
Akademisyen, Girne Amerikan Üniversitesi
KKTC Cumhuriyet Meclisi 1. Dönem Milletvekili
