Aytürk

Aytürk

Avrupa Türkleri ile 2000 yılından beri beraberiz. Türk toplumunun gelişme sürecinden sürekli haberdar olmak için bizi takip edin...

Yeni bir yaz sezonunun sonuna geldik. Korona salgını öncesinde olduğu gibi, bu yıl da, Kovid-19 etkisiyle anayurtlarına gelemeyen Avrupa Türkleri, haziran ayından itibaren, akın akın Türkiye’ye geldiler. Yaz tatilinde, sadece kara yoluyla Türkiye’ye gelenlerin sayısı 2 milyon 200 bin kişiye ulaşmış. Bu insanların, önemli bir bölümü ağustos ayından itibaren geri dönerken, bir bölümü de bu günlerden sonra, yaşadıkları ülkelere geri dönmeye devam edecekler.


Bilindiği üzere, kara yoluyla geri dönüş yapan Avrupa Türkleri, Kapıkule başta olmak üzere, Hamzabeyli, Pazarkule, İpsala ve Dereköy gümrüklerinden geçiş yapmaktalar. Geri dönüş yaparken, gümrüklerdeki yoğunluğu ve uzayan kuyrukları, doğal afet, yani şiddetli yağmurun yol açtığı olumsuzlukları bir tarafa bırakmamız gerekir. Bunlar her yıl karşılaşılan manzaralar. Yoğunluğa, komşu ülke insanlarının alış veriş yapmak için hafta sonu Türkiye’ye giriş çıkış yaptıklarını da göz önüne alırsak, gümrüklerde uzayan kuyruklar bir nebze olsun anlaşılabilir.  

Kara yoluyla çıkış yapan vatandaşlarımızın, sosyal medya hesaplarından paylaştıkları tecrübelerine bakınca, bu yıl, öncelikle İpsala gümrüğünden şikayetlerin yüksek olduğu görülmektedir. Türkiye çıkışında, vatandaşlarımıza yöneltilen soruların insanı çileden çıkarması bir yana, gümrüğün alt yapısının insanların ihtiyaçlarına cevap veremediği belirtilmektedir. Yine, İpsala gümrüğü ile ilgili öne çıkan bir konu ise, vatandaşlarımızın tatil süresince yedikleri trafik cezalarının ödenmesi konusu. Trafik cezalarının mutlaka kredi kartı ya da Türk parası ile ödenmesi şartı, vatandaşlarımızı çileden çıkardı.

Bir vatandaşımız şunları yazmış: “Arabamla, bir aylığına geldiğim tatilde, bir haftalığına otobüsle Doğu Karadeniz turuna katıldım. Tur programında, bir günlük Batum da vardı. Batum’a giriş çıkış yaptığım için, İpsala gümrüğünde benden 26 bin TL ceza istediler. Sebep, üzerimdeki arabayı Türkiye’de bırakıp, yabancı bir ülkeye giriş çıkış yapmam… Bir başka vatandaşımız, aynı şekilde Kıbrıs’a girmiş çıkmış. 150 bin TL ceza ödemiş…”.

Bu ve benzeri örnekleri yani vatandaşlarımızın maruz kaldıkları olayları elbette çoğaltabiliriz. Mesele şikayet etmekten ibaret olmamalı tabii ki…
Mesele, onlarca yıl, her yaz tatilinde yaşananlardan hareketle, sürdürülebilir çözüm üretmek olmalı. Bu çerçevede, Avrupa Türkleri sıla yolunda karşılaştıkları sorunların daha aza indirilmesi amacıyla, bir takım girişimlerde bulunuyorlar. Özellikle sosyal medya üzerinden bilgi, tecrübe, yardım, tavsiye sunan grupların yanı sıra, ‘Adım adım sıla yolu – Türkiye’ yazı dizisi, bunlardan bir tanesi.

Ancak, gerek yukarıda dile getirilen sorunlar ve yaşananlar, gerek Avrupa Türklerinin sıla yolunda geçmek durumunda oldukları ülkelerin gümrükleri, ve gerekse Türkiye’de bazı grupların kullandıkları ötekileştirme dili, Ankara’nın, bir an önce “Sıla Yolu Politikası”, ya da “Avrupa Türkleri Politikası” geliştirmesini kaçınılmaz kılıyor. Ankara, uzun vadede, sürdürülebilir bir politika geliştirerek, her yıl yaz aylarında, üç milyona yakın Avrupa Türkünün daha rahat bir şekilde sıla yolculuğunu yapmasını sağlamalı.
Bu politika, Bulgaristan/Sırbistan sınırında Avrupa Türklerine, takdire şayan, çay, kahve, su, kek ikramı yapan Kızılay hizmetini kat kat aşmalıdır.

“Sıla Yolu Politikası”, ya da “Avrupa Türkleri Politikası” geliştirilmesi, sadece Ankara’daki karar vericilerle sınırlı olmamalı. Avrupa’daki Türk sivil toplum kuruluşları, bu yönde programlar yapmalı. Konferanslar, çalıştaylar organize etmeli. Avrupa Türk medyası konuyu günlerce ele almalı, tartışmalı. Akademisyenler, araştırmacılar onlarca makale yazarak, oluşturulacak politikanın zihinsel zeminini hazırlamalı ve karar vericileri beslemeli. Türkiye’deki Avrupa Türkleri, Yurt dışı Türklerle ilgili faaliyet gösteren resmi ve sivil kuruluşlarla işbirliği yapılmalı ve ortak bir tavır ve akıl oluşturulmalı. Uzun vadeli hedef, Türkiye ile Avrupalı Türkler arasında sağlıklı, güvenli, konforlu ve huzurlu, daha az bürokrasinin olduğu bir ‘Türkiye Avrupa sıla yolu koridoru’ olmalı. Bu uzun koridor, eski ipek yolu misali, geçilen her ülkeye, her kente fayda sağlamalı. Yeni ve alternatif Türkiye Avrupa ulaşım yolları keşfedilmeli. İşte, bu sebeplerden dolayı, Ankara  mutlaka bir “Sıla Yolu Politikası” geliştirmeli.

 

Hollanda’nın Ter Apel köyü, aylardır gündemden düşmüyor. Ülkeye gelen mülteciler, ilk olarak Ter Apel’de bulunan Sığınma Merkezi’ne başvururlar. Sonra kendilerine gösterilen şehirlere dağılırlar. İşte, aylardır bir yoğunluğun yaşandığı bu Mülteciler Merkezi’nde, geçen hafta üç aylık bir bebek öldü. Ölüm sebebi belli değil. Bebeğin kimliği ve milliyeti hakkında bilgi verilmiyor. Ancak, bu merkeze müracaat edenlerin çoğunluğunun Suriyeli mülteciler olduğu bilinmekte.


Üç aylık bebeğin ölüm haberi, Hollanda gündemini ciddi bir şekilde sarstı. Örneğin, Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Ter Apel’de yaşananlardan utandığını belirtti. Adalet ve Güvenlikten sorumlu Devlet Sekreteri Eric van der Burg da, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Ter Apel’deki yaşananlardan büyük üzüntü duyduğunu, vefat eden bebeğin ailesine başsağlığı diledikten sonra kamp çalışanları ile birlikte iyi dileklerini bildirdi. Muhalefet partilerinden Yeşil Sol Partisi milletvekili Suzanne Kröger, hükümetin mültecilere ayrılan bütçede 128 milyon Euro kısıtlamaya gittiğini, önlem alınmadığını ve sonuç olarak, hamile kadınların, çocukların ve kronik hastalığı olanların kaderlerine terk edildiğini belirtti. 

Elbette, çarşambanın gelişi salıdan belliydi. Çünkü, mültecilerin geçici olarak barınması için kullanılan Ter Apel köyündeki Mülteci Merkezi’nin spor salonu olağanüstü yoğundu. Yeterli yatak yoktu. Yüzlerce mülteci, spor salonunun dışında, ıslak zeminde uyumaktaydı. Kızıl Haç, salonun dışına çadır kurdu, ancak polisler çadırları kaldırdı. Çadır olmamasına rağmen, dışarıda 700 kişi sabahlıyordu. Belediyeler ise mültecileri kabul etmekte isteksiz davranıyorlardı.

Hükümet, mültecilere yer bulmakta zorlanıyordu. Hatta, hükümetin Albergen köyünde Hollanda Sığınmacı Kabul Merkezi Kurumu (COA) için satın aldığı ve 300 mültecinin yerleşeceği otel için, bölge halkı “istemiyoruz” diyerek protestolarda bulunmuştu. Oysa aynı Hollandalılar, Ukraynalı mültecileri, bırakın otellerde barındırmayı, evlerine misafir etmek için sıraya girmişlerdi.

Kamp alanındaki kriz biliniyordu. Sağlık ve Gençlik Bakım Müfettişliği’nden bir ekip Ter Apel’e gitmiş ve incelemelerde bulunmuştu. Ekibin raporu zehir zemberekti. Buna göre, kamp rezil, sefil, bakımsız, yetersizdi. Merkezde, “hijyen eksikliğinin bir sonucu olarak ciddi bir bulaşıcı hastalık salgın riski” olduğu açıklanmıştı. İlginçtir, mülteci uzmanları ve savunucuları da Ter Apel’deki durumu, Avrupa’ya giden sığınmacıların ilk varış noktası Yunanistan ve İtalya’daki kamplara benzeterek, Merkez’in aşırı yoğun olduğunu belirtmişlerdi.

Hükümet ve sorumlular, Ter Apel’deki mülteci kampı krizi karşısında şaşkın ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Hatta, Sınır Tanımayan Doktorların Hollanda Şubesi bile olanlara isyan ederek, Tep Apel’e yardıma koştu. Kuruluşundan bu yana, ilk defa Hollanda içinde sağlık müdahalesinde bulunan bu kurum, Ter Apel’da 44 kişiye yardım etmek durumunda kaldı.  

Ter Apel krizinin çözülmesi için Doetinchem kasabasında açılan mülteci kampına 225 kişi yerleştirildi. 400 mülteci ise, Ter Apel’dan otobüslerle farklı yerlere taşındı. Ancak, bir gün sonra, bu mültecilerin bir bölümü tekrar Ter Apel’a geri geldiler. Ama, alınan tedbirler sonucunda, spor salonu dışında sabahlayan mültecilerin sayısı, 700’den 250’e düştü.

Ter Apel krizi, önümüzdeki günlerde, ülkede faaliyet gösteren farklı çıkar grupları tarafından organize edilecek gösterilerle gündemdeki yerini koruyacak. Krizin çözümü için kamuoyu oluşturulacak.

Ter apel krizinde, Hollanda Türkleri de, bir çok krizde olduğu gibi, yardıma koştular. Hollanda Hasene Derneği, IGMG, Güney ve Kuzey Hollanda bölgeleri, Ter Apel’deki mültecilere yardım kampanyası başlattı. Sivil girişimlerde görülen bu hareketliliğin, karar vericilerde de olmasını diler, mülteci yönetiminde başarısız olan Hollanda hükümetinin doğru ve sürdürülebilir kararlar almasını dileriz.
Umarız, bu ulusal krizden bir an önce çıkılır ve bir daha kamplarda üç aylık bebekler ölmez.

 
 
Almanya Başbakanı Olaf Scholz (solda), resmi temaslarda bulunmak üzere geldiği Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de, BAE Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Mariam bint Mohammed Saeed Almeheiri (sağda) tarafından karşılandı.
 
 

Türk-Alman İlişkileri alanında ortaya koyduğu eserlerle karanlıkta kalan kültürel belgeleri günümüz insanlığıyla paylaşan Dr. Latif Çelik bu günlerde sürgün Almanların Türkiye’de doğan çocuklarıyla Türk ve Alman medyasında tekrar gündeme geldi. Dr. Çelik, “Tarih insanlığın ortak malıdır. Ama önce bilmek ve anlamak gerek” diyor...


TÜRK Tarih Kurumu ile birlikte Münih’in tarihi sarayalarından Alte Rathaus salonlarındaki kalabalık bir tarih meraklısı ile tarihi şahsiyetleri buluşturan Dr. Çelik, ortak tarihe katkı yapmanın bir bilim insanı olarak kendini rahatlattığını söylüyor. Yoğun iş temposu arasında IKG- Kültür, Tarih ve Entegrasyon Araştırmaları Enstitüsü’ndeki binlerce tarih kitabı arasında bulduğumuz Latif Çelik ile hem çalışmaları, hem de Türklerin ve Almanların tarih algıları hakkında konuştuk. Dışarıdan O’na yorgun tarihçi dense de, önümüze serdiği belgelerden ve çalışmalarından hiç de yorulmadığını fark ederek merhaba dedik…


* Entegrasyona inanıyor musunuz?
Tabii ki inanıyorum, insanların uyum içinde yaşaması öncelikle kendi kültürel dinginlikleridir. Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın beraber olduğunuz toplumda sivri ve çoğunluğun özellikleri ile çatışan yanlarınızla gündeme gelmektense, toplumun önemli bir kesimini ilgilendirecek güzellikleri ortaya koyabilmek çok daha önemlidir.
* Pekiyi Almanya Türkeri’nin böyle bir şansı var mıdır sizce?
Neden yok ki diye size sorayım ama, birbirimize tahterevalli soruları sormadan devam edelim. Herkes kendi işini en iyi şekilde yaparsa değerini anlayanlar mutlaka çıkacaktır. Türk olsun, Alman olsun önemli değil, işini en iyi yapanlar bir şekilde zaten öne çıkacaklar ve fark edileceklerdir.
* Sizce Almanya Türkleri’nin genç nesli üretici mi?
Elbette, bizdeki bakış açısı biraz hasta. Herkesten aynı ölçüde başarı bekliyoruz. Bu olmaz ve yanlış bir beklentidir. Almanya’nın geleceğinde göçmenlere mutlaka yer var. Hayatın her sahasında göçmen kökenliler var. Biliyorum, “Ama” diyerek soru sormayın lütfen, elbette zorluklar var. Almanya’da Alman’ın zorluğu var, elbette Türklerin de olacak. Hayat kolay değil, ama bizimkilerin bilgi ve kalitesi arttıkça kendilerine olan güveni de artacak ve inanın sorunları da minimize olacaktır.

 


TARİH DERS ALINSIN DİYE VARDIR
* Geçen ay organize ettiğiniz Türk-Alman Tarih Çalıştayı hâlâ konuşuluyor. Neden ihtiyaç duydunuz buna, sonuçta 90 yıl önceki konular. Bilinmesi çok mu önemli?
Öyle değil işte, bir söz vardır, “Tarih ders alınsın diye vardır” diye. Ben de biraz mütevazı olarak “Ders alınmasa bile bilinmesinde fayda vardır” diyorum.
* Bu neslin ne kadar dikkatini çekiyor ki bu yaptıklarınız?
Bence çok yüzeysel yaklaşıyorsunuz. İnsanlara ne sunarsan sun, ama orijinal olsun ve sunucular yürekten konuşsunlar. İşinin uzmanı ve geleceği hayal edenler olsun. O zaman mutlaka sizin çalışmalarınız daha iyi anlaşılacaktır.
* Tarih çalışmalarınıza Türkiye’de ilgi duyanlar var mı?
Elbette, bilimsel anlamda konunun uzmanı ve alanında yetkin akademisyenler çok daha çabuk anlıyorlar bir çalışmanın değerini. Bu da insanı çok memnun ediyor.

 


CEM SULTAN’IN İZLERİNE RASTLADIM
*Bürokrasi ile aranız nasıl?
Benim işim bürokrasiyle değil, kültür tarihçiler dünyasıyla, veya tarihi önemseyenler bilim insanları ile beraberim. 80 civarındaki Türk ve Alman tarihçi arkadaşım ile sürekli iletişim halindeyim. Şu an 2023 ve 2024 yıllarında neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Bazen yollarda, fırsat olduğunda enstitüdeki odamda veya Frankfurt National Bibliothek’teyim (Frankfurt Milli Kütüphanesi). Tarihin bir dönemine mercek tutarken sürekli yeni bilgilere de ulaşıyorsun. Mesela bu şehrin arşivlerinde Cem Sultan’ın izlerine rastladım. Ayrı bir konu tabii, ama heyecan verici bir bilgiydi benim için.
* 90 yıl önce Türkiye’ye gelen Alman akademisyenlerin bu kadar ilgi görmesinin nedeni nedir?
Mutlaka akademisyen camiada bu konu kısıtlı da olsa biliniyor ama, detaylı olarak bilinmesi için Türk-Alman bilim tarihine dikkat çekmek istedim. Aslında konuyu Alman toplumuna da sunmak istedik. İki milletin ortak tarihinin gündem olması her iki taraf için önemlidir.
* Belki provokatif olacak ama, Almanlar da bu konuya ilgi duyuyor mu?
Elbette, Bavyera İçişleri Bakanı himayesinde düzenledik. Her konuyu herkes bilmeyebilir veya ilgisini çekmeyebilir. Ancak Münih Türk-Alman Tarih Çalıştayı sonrası en az Türkler kadar Almanlar’dan da teşekkür aldık. “İki milletin ortak tarihinin bu kadar iç içe olduğundan haberdar değildim” diyenler oldu. İnsanlara doğru ve orijinal bilgi vermek çok önemlidir.

 


* Türk Tarih Kurumu da sizinle aynı mı düşünüyor?
Elbette çok iyi. Kurum adına konuşmam doğru olmaz, ama bu konuda bir teklif yaptığımda kurum başkanı ve uzman arkadaşlar bir müddet sonra olumlu dönüş sağladıklarında tabii ki motive oluyor insan. Sonuçta Atatürk’ün tarihe verdiği önemin gerçekleşmiş halidir bu kurum. Son derece önemli ve alanında çok önemli insanlar var orada.
* Almanya’da yaşayan bir tarihçi olarak neyi amaçlıyorsunuz diye direk bir soru sorsam?
İki ülke arasında çok yönlü ilişkiler var. Bunların daha da artacağına inanıyorum. Ancak fizikçisinden müzikçisine, ekonomistinden siyasetçisine kendi alanlarında bilimsel katkı sunmaya devam ederlerse bizden sonraki araştırmacılar ile insanlığa katkı sunmuş olurlar.
* Örnek verebilir misiniz?
Biz son Münih Tarih Çalıştayı ile erken cumhuriyet döneminin son şahitlerini sahneye çıkararak sadece iki milletin ortak tarihine değil, 30’lu yılların Türkiyesi’nin bilim insanlarına verdiği değeri gündeme taşıdık. Tarihçilerin yazılı notları dışında, dönemi yaşayan insanların çocuklarına anlattırdık. Atatürk’ün bilim insanlarına olan saygısını, Türkiye’nin bu insanlara verdiği değeri, onların çocuklarının ağzından gündem olmasını sağladık.

 


HAYALLERİNİ TÜRKİYE YÖNÜNDE KULLANDI
* Bir yerde bizim tarihimiz gündeme geldi?
Sadece tarihimiz değil, Almanya’nın döneme ait bilgileri de gündeme geldi. Bize sığınanlar ne için geldi, bunları da konuştuk. Tarihi bir sarayda modern Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl doğduğunu konuştuk orada. Atatürk’ün muasır medeniyetler hedefinin ne olduğunu tarihin şahitlerinden dinledik. Bütün bu bilgilerin sonunda Türk insanı kendi ülkesinin değerini daha iyi anladı, 10 yılda cumhuriyetin başını dik tutabilmesinin önemini de değişik perspektiften fark etmişlerdir diye düşünüyorum.
* Özellikle Elisabeth Weber-Belling’in kızının duygusal konuşması önemliydi. Ben bir Kadıköylü’yüm, İstanbul kızıyım ve sizi çok seviyorum demesinden heyecanlandım?
Bu Alman nesli Türkiye’ye çok samimi duygular ile bağlı. Prof. Rudolf Belling Amerika’ya gitmek üzereyken tercihini Atatürk’ün ricası ile “Hayallerini Türkiye” yönünde kullanan insandır. İki yıl için geldiği ülkemizde 35 yıl kaldı.
* Bir diğer Alman’ın ismi ise Türkçe idi. Bu arkadaşın ismi gerçekten kimliğinde de Türkçe mi?
Evet, kimlik ve pasaportunda Enver Tandoğan Hirsch. Enver, Enver Paşa’nın ismi, Tandoğan ise dönemin Ankara Valisi. Geri döndükten sonra ‘bu ismi değiştir’ diyen Alman yetkililere ‘Hayır bu isimle ölmek istiyorum’ şeklinde cevap verir.

 


ATATÜRK’ÜN YAKIN DOSTUYDU
* Holzmeister konusunda konuşan arkadaş da güzel bilgiler aktardı?
Evet Clemens Hozmeister ikinci Meclis’in projesini çizen mühendistir. Zaten Meclis öncesi çok sayıda bakanlık ve resmi kurum binalarının projesini çizen mimardır Clemens Holzmeister. Atatürk’ün yakın dostlarıdır bu bilim insanları aynı zamanda. Türkiye’deki sürgün Alman bilim insanları tabii ki sadece bu kadar değil. Bu insanların sayısı 1942 yılına gelindiğinde 700’ü aşıyor. Birçoğu alanında dünyanın en saygın bilim insanlarıdır.
* Davet ettiğiniz isimlerin hepsi gelemedi sanıyorum?
Ernst Reuter’in oğlu Edzard uzun bir seyahatteydi. Kendisi, uzun yıllar Türkiye’nin Almanya’daki en önemli dostu olarak bilinmiştir. Ernst Reuter Türk ve Alman Dışişleri Bakanları’nın saygı gösterdiği önemli bir isimdir. ERG- Ernst Reuter Girişimi adlı proje sanırım hâlâ yürürlüktedir.
* Tarihin bu dönemini çok iyi takip ettiğiniz fark ediliyor?
Uzun yıllardan bu yana Federal Almanya arşivleri ve bu ailelerin günümüze kadar gelen nesilleriyle sürekli iletişim halindeyim. Aile arşivleri ve babalarının hatıra ve günlüklerini takip ediyorum. Türkçe ve Almaca olarak her iki ülkede yayınlanan yazılı belgeler ile çocuklarının döneme ait canlı söylemlerini kayda almaya çalışıyorum. Hem sürekli ben de yeni şeyler öğreniyor ve yaşanmış tarihin güzelliklerini tarih severlere daha derli toplu olarak sunmaya çalışıyorum.
* Hâlâ neyi öğreniyorsunuz?
Bu insanların babaları modern Türkiye’nin kalkınma hamlesine destek verip şekillendiren insanlardır. Düşünün Ankara’daki tüm bakanlık binalarının projelerini çizen mimarın torunu, İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’ni kuran profesörün kızı ve Ankara Hukuk Fakültesi’ni kuran hocanın oğlu karşınızda ve hâlâ unutmadıkları Türkiye hatıraları ile ilgili konuşuyorlar. Bu heyecanı anlatabilmem mümkün değil.

 


TARİHİ HERKES SEVER AMA...
* Sanıyorum en büyük heyecan sizde oluşmuş?
Ben bu insanları dinlerken kendi ülkemin de tarihini öğreniyor ve heyecan duyuyorum. Yıl 1932 ve 25 bin nüfuslu küçük bir bozkır kasabası geleceğin modern Türkiyesi’nin seçilmiş bir başkenti olma yönünde ilerliyor. Dönemin Avrupası’nın önde gelen bilim insanları Atatürk’e inanıp, onun daveti ile Türkiye’ye gelerek çalışmaya başlıyorlar. O dönemi Alman şahitlerden dinlerken Türkiye’nin yakın tarihindeki bilimsel çalışmaları da fark etmiş oluyorsun. Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluş yıllarıyla ilgili bilgileri çok değişik bir kanaldan öğrenmek önemlidir. Mesela ilk liman ve gümrük kanunlarımızı, ilk iktisat ve pazar kurallarımızı karşımda konuşan insanların babaları veya dedeleri yazıyor. Hatta, o insanların 30’lu yıllarda yazdığı ders kitapları ile eğitim gören yüzlerce vali ve kaymakamı Türkiye bürokrasisine kazandırıyoruz.
* “Tarihi tarihçiden dinlemek bu mudur acep” demek geliyor içimden?
Doğru olan da budur, tarihi herkes sever ama, bilmek ayrı bir şey. Çok sayıda samimi tarih meraklısının olduğunu, ve sayılarının giderek arttığını görmek ise ayrı bir mutluluk.
* Almanya tarafından ilgi var mı?
Hem de nasıl, Alman Bakan Joachim Herrmann 3 sayfalık bir mektup ile teşekkür etti. Türk-Alman İlişkileri alanında yazdığım kitaplar ve Münih’te düzenlenen Türk-Alman Tarih Çalıştayı’nın ikili ilişkiler ve Almanya’daki ortak tarih bilincimizin artmasına sağladığı katkıyı samimi cümleler ile ortaya koyarak teşekkür etti. Araştırmalarımızın ortak bilim tarihimiz ile bu günkü dostluğumuza önemli katkılar sağladığını belirten uzun bir mektup gönderdi. Bütün bunları yan yana koyunca Türk-Alman tarihi alanında güzel şeyler yaptığımıza inanıyorum.
* Çok teşekkür ediyoruz.
Sesimizin kitlelere ulaşmasına katkı sağladınız, esas biz teşekkür ediyoruz.

 

 

İngiltere’de yeni başbakanın önü ne enerji dosyası koyuldu. Alman Başbakan Scholz aylardır işin içinden çıkamıyor. Macron eski kolonisinin gönlünü almak için geldiği Cezayir’de Türkleri suçlayarak rahatlıyor. Avrupa’nın büyük ülkelerinde kafalar çok karışık. Liz Truss ile Olaf Scholz, telefon görüşmesinde, enerji alanında karşılaşılan zorlukları ele aldı, enerjide bağımsızlığının önemini vurguladılar. Yani ucuz enerjinin bizi bağımlı hale getirdiğini yeni anladık diye birbirlerini teselli ettiler. Bundan sonra birlikte şunu yapalım da diyemeden, “telefon görüşmelerimiz devam etsin ve zaman zaman birbirimizin dertlerini palaşalım lütfen” dercesine vedalaştılar.

 

Avrupa’nın Sanayi ülkeleri sadece küçük ülkelerin değil, önüne gelen her ülkenin kaynaklarından faydalandılar. Çünkü kapitalizmin manifestosu daha çok kazanmak için daha çok enerji istiyordu. Bunu başarıp ülkesindeki zenginlerin eksiğini yerine getirebilen siyasetçiler başarılı olarak görüldü ve ülkesinde omuzlarda yer buldu. Ancak Okyanus’un öte yakasındaki büyük abi  bir de baktı ki, Avrupa ile Rusya yakınlaştıkça hem kendi önemi azalıyor, hem de kendisine ihtiyaç kalmıyordu. Avrupa’da iktidara gelen eksiksiz tüm partilerin Amerikan güdümüne girmesinden de anlıyoruz ki, Washington düdüğü çalınca eksiksiz hepsi sıraya girmeye demekki mecburlarmış.

 

Rusya ile ABD’nin yarışı var. Ancak bunu Rusya ile Avrupa’nın yarışı haline getirdi yıllardır. ABD arka bahçesi, hemşerisi ve akrabası olarak gördüğü Avrupa’yı İkinci Dünya Savaşı yıllarında Hitler ve Stalin diktatörlerinden kurtardı ama, kendisine modern köle yapmayı tam olarak başaramadı. Kapitalizmin her şartı malesef (!) yerine gelmiyor. Hatırlarmısınız nisan ayında Almanya’ya enerjiyi biz veririz diyen Amerikalılar bunu çabuk unutturdular. Kapitalistlerin iyi yalan söyleyip herkesi inandırdıkları meşhurdur. Şu kadarını bilelimki, Rus Gazı‘nın yerine koyulacak her enerji bize daha çok maliyet getirecektir. Bunu karşılamak için daha çok vergi istenecektir bizden.

 

Söz emperyalizmden açıldı, emperyalist babalar menfaatlerini bölüşmez, ortak kabul etmez ve emirleri yerine getirmeyenleri sevmezler. Türkiye ’ye karşı uygulanan isimsiz ambargolar, adı konulmamış dışlama ve siyasi baskılar bunun içindir. Yani, modern emperyalizm Türkiye’yi test ediyor...

Alman İş Dünyası uzun korona kısıtlamalarında kısmı devlet desteği saysesinde düşük seviye de olsa üretime devam ederken, birbiri arkasına gelen siyasi sorunlardan etkilenmeye devam ediyor. Dünyanın sayılı ekonomilerinden biri olan ve ihracata dayalı dünya ekonomilerinden biri olan Alman ekonomisi şimdi de Rusya-Ukrayna krizinden etkilenmeye başladı.

 Ifo Başkanı Clemens Fuest: "Şirketler arasındaki belirsizlik hala yüksek ve Alman ekonomisinin üçüncü çeyrekte küçülmesi bekleniyor" derken aslında beklenen ümidin hala ufukta görünme diğini işaret etmektedir.

Almanya'da geçen ay 88,7 puan olan Ifo İş Ortamı Güven Endeksi, ağus-tosta 88,5 puana düşerek, Rusya-Ukrayna savaşı, enflasyon ve enerji arz darboğazlarının etkisiyle Haziran 2020’den beri en düşük seviyesine indi.

Merkezi Münih'te bulunan Ekonomi Araştırma Enstitüsü (Ifo), yaklaşık 9 bin firmanın katılımıyla gerçekleştirdiği ağus tos ayı Almanya İş Anketi sonuçlarını yayımladı.

 Buna göre, temmuzda 88,7 puan olan Almanya'da sanayi ve ticarete ilişkin İş Ortamı Güven Endeksi, Rusya-Ukrayna savaşı, enflasyon ve enerji arz darboğazları ile bu ay 88,5 puana gerileyerek, Haziran 2020’den beri en düşük seviyesine indi. Endeks böylece 3 aydır art arda düşüş kaydetti. Piyasa beklentisi ise endeksin 86,8 puana inmesi yönündeydi.

Söz konusu dönemde Almanya'da Ifo Beklentiler Endeksi 80,4'den 80,3 puana gerilerken, Mevcut Durum Endeksi de 97,7'den 97,5 puana yükseldi.

Ifo'nun anketine göre, görünüm, hizmet ve imalat sektörlerinde kötü kalırken, inşaat sektöründe ise şirketlerin mevcut durum değerlendirmelerinde ve geleceğe yönelik beklentilerinde daha fazla iyileşme görüldü.

 

Alman ekonomisinin üçüncü çeyrekte küçülmesi bekleniyor

 

 Ifo Başkanı Clemens Fuest, konuya ilişkin, “Alman ekonomisine bulutlu bir hava hakim. İş Ortamı Güven Endeksi, ağustosta 88,7 puandan 88,5 puana düştü… Şirketler arasındaki belirsizlik hala yüksek ve Alman ekonomisinin üçüncü çeyrekte küçülmesi bekleniyor” değerlendirmesinde bulundu.

Almanya ekonomisi yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını kısıtlamalarının neredeyse tamamen kaldırılmasının hane halkı tüketimini etkilemesi ve kamu harcamalarının devam etmesiyle bu yılın ikinci çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,1 genişlemişti.

Ekonomistlere göre, Alman ekonomisi başta doğal gaz olmak üzere enerji krizi nedeniyle zor aylarla karşı karşıya bulunuyor.

Ifo'ya göre ise artan enflasyon oranları nedeniyle bu yıl hane halkının tüketimi ülkenin ekonomik büyümesi üzerinde etkisi olmayacak. Hükümetin aldığı enflasyon karşıtı tedbirlerin de ne kedar etkili olacağını zaman gösterecek. İş dünyasının göremediği ümidi siyasetin görebilmesinin de imkansız olduğu geniş kesimler tarafından kabul edilmektedir.

Almanya Merkez Bankası (Bundesbank) da 22 Ağustos’ta ekonomiye yönelik raporunda, Alman ekonomisinde bir resesyon olasılığının giderek arttığını bildirmişti. Raporda, Alman ekonomisine ilişkin beklentilerin giderek daha da "karamsar" hale geldiği belirtilerek, kış aylarında Gayrisafi Yurt İçi Hasıla'da (GSYH) düşüşün "çok daha olası hale geldiği" vurgulanmıştı. Velhasıl Almanya’da iş endeksi 2020‘den beri en düşük seviyesinde.

Alman halkı artık cepten yemeye başladı. Daha önceki birikimler en azından kısa dönemdeki harcamalar için kullanılacağı ortaya çıktıkça, gönülsüzde olsa bu birikimlerin harcanmaya başladığı belirtiliyor.

Bu konuda yaptığı piyasa araştırmaları ile tanınan Münih merkezli Ekonomi Araştırma Enstitüsü (Ifo) ekonomistlerinden Timo Wollmershaeuser “Almanya'daki orta sınıfın birikimlerini tüketmeye başladığını“ söyledi. Almanya'da orta sınıf yaşam standartlarını koru mak için birikimlerini tükettiğini” belirten araştırma kurumu ekonomisti Wollmershaeuser’in verdiği bilgiler, bugün normal uyarıcı bilgiler gibi karşılansa da, gelecek için hiç te olumlu sinyaller değildir. Ne kadar süreceği hiç kestirilemeyen krizin kalıcı etkileri ortaya çıktıkça toplumsal hoşnutsuzluğun artacağı kesindir.

 

İş dünyasının memnuniyetsizliği işyerlerinde radikal tedbirlerin alınmasına yol açar. Bu ise artan maliyetlere karşı üretimin azalıp milli gelirin düşmesine sebep olur. Önce ülkede ve işyerlerinde gelir kaybı sonrası artan maliyetlere karşı alınacak  tedbirlerden biri de, istihdamın azalarak geçici bir süre şeklinde açıklamalar ile işverenlerin işçi çıkarmasını getirecektir. İnsanların işsiz kalmasının ekonomiye zarar vermeyeceğini kimse söyleyemez. Evlerine ekmek götüremeyenlerin öfkesini hiç bir siyasetçi görmezden gelemez. Çalışan her baba bir ailenin lideri ve onların sorumluluğunu taşıyan bir bireydir.

 

Araştırmacı Wollmershaeuser, Zeit gazetesine yaptığı açıklamada, Ukrayna savaşının meydana getirdiği olumsuz koşullara dikkat çekerek, "Orta sınıf, yaşam standartlarını korumak için birikimlerini tüketiyor" dedi. İşte tehlike de tam buradadır. Ülkenin en büyük ve sağlam yapısı orta sınıftır. Orta sınıf hem sayıları çok az olan yukarıdaki lerin  en önemli tedarikçisi, hem de aşağıda sayıları çok fazla olan alt gelir grup larının en önemli ekonomik destekçisidir.

 

Enerji şirketleri, maliyetlerindeki keskin artışı müşterilerine yansıttıkları için fiyatların artmaya devam edeceği uyarısında bulunan Wollmershaeuser, "Enerji fiyatlarındaki artış gerçekten çok dik; şirketlere, örneğin haziran ayındaki düşüşle ilgili beklentilerini sorduğumuzda, borsadaki elektriğin fiyatı kilovat saat başına 20 sent civarındaydı. Ağustos sonunda üç katına çıktı. Doğal gaz fiyatlarına çok benzer. Bu enflasyonu daha da artıracaktır. Eylül ayında enflasyonun yüzde 10'a yaklaştığını görebiliriz. Sonuç olarak, özel haneler yalnızca reel ücretlerde bir düşüş yaşamakla kalmaz, birikimler de tüketile cek"  şeklinde konuşan araştırma cı  Wollmershaeuser, enflasyonunun gözle görülür etkisinin kendi sini endişelendirdiğini vurguladı.

 

Almanya artık eski Almanya değil, elbette insanlara devletin sosyal destekleri de olacak. Ancak şurası bir gerçekki, herkes kendi aile bütçesine şimdi çok daha fazla dikkat edip, harcarken daha fazla dikkatli omalı. Almanya'da hiç bu büyüklükte bir fiyat artışı yaşanmadığını aktaran Wollmershaeuser, birçok hanenin kemerlerini sıkarak tüketimlerini azalttıklarını sözlerine ekledi. Uzun lafın kısası Almanya’da artık “Orta Direk” bel veriyor.

Müzikte Kamplaşma

September 23, 2022

 

Alaturka camiasısın kendine  uygulanan sembolik şiddet karşısında tercih edilebileceği davranış şekillerini son derece çeşitli olduğunu en başta kabul etmemiz gerekir. Bu bölümde odaklandığımız söylemsel mücade le, daha çok oyunu oynamaya değer bularak kültürel alana dahil olan ve çeşitli stratejiler yoluyla kendi meşruluk alanını genişletmeye çalışanları dikkate almaktadır. Ancak bu, kaçınılmaz bir tutum değildir. Başka tercihlerde her zaman mümkündür. Sözgelimi alaturka camiasına mensup olanlar, pekala batılılaşma politikaları doğrultusunda inşa edilen meşru kültürel alana girmeyi tümden reddedebilir ve kültürel pratiklerinin bu alanın dışında sürdürülebilirlerdi.

 

Alaturka tıpkı bir zamanların Rebetikosu gibi bir yeraltı müziği haline gelebilir veya resmi görüşün onayına ihtiyaç duymaksızın kendi bağımsız kültürel alanını inşa edebilirdi. Keza alaturka müzisyenlerin Ortodoks resmi görüşe tamamen boyun eğerek kulvar değiştirme leri, mensup oldukları geleneğin taşıyıcısı olmaktan tamamen vaz geçerek batı müziği icracısı olmayı tercih etmeleri ve bu sayede kültürel alan içinde daha avantajlı konular elde etmeye çalışmalarda mümkündür. Elbetteki bir zamanlar alaturka camiası içinde olupta, belli bir çıkar elde etme arzusundan bağımsız olarak batı müziğinin üstünlüğünü ikna olmuş, resmi görüşü gönülden benimsemiş veya estetik beğenilerinin bir sonucu olarak alaturka alafranga kamplaşmasında kulvar değiştirenlerde vardı. Ancak alaturka camiasının asıl gövdesi resmi görüşün meşrutiyet çerçevesi içinde oluşan kültürel alan içinde kendi kimlikleriyle birer Türk müziği sanatçısı olarak oyuna katılmayı tercih etti. Bu tercih gelenin süreklilik ve değişim sürecine damgasını vuran temel etkenlerden biridir. Çünkü resmi politikalar karşısında geleneğin değişerek ayakta kalmasını mümkün kılan bütün uyum ve direnç örüntüleri paylaşılan bu ortak kültürel alan içindeki karşılıklı etkileşim, mücadele ve müzakere süreçlerinin bir sonucuydu. Taraf değiştirme teslimiyet ve kayıtsızlık seçeneklerinde ise bu zengin ve karmaşık oyun ve direnç stratejilerini gözlemek çok daha zordur. Yine de bunların her birinin pratikte mümkün olduğunu ve olup biten hiçbir şeyin Türk müziğinin kaçınılmaz kaderinin bir parçası olmadığını göstermek için kısaca bu tutumlara da değineceğim.

 

Ancak her şeyden önce müzik gibi şahsi beynin Siyasal veya toplumsal stratejileri indirgenemeyecek kadar önemli olduğu bir alanda, alaturka ve alafranga diye iki düşman kaptan ve bunların taraflarından bahsetmenin aslında hiç de doğru olmadığının bilincindeyim. İnsanın tercih ettiği müzikle dünya görüşü arasında doğrudan bir ilişki kurmak da büsbütün yanlıştır. Her şey bir yana, musiki inkılâbının fikir babası Atatürk’ün şahsi hayatında batı müziğinden hiç haz etmediğini ve bir Türk müziği tutkunu olduğunu biliyoruz. Keza dönemin kısır tartışmalarında karşı cephelerin sözcülüğünü üstlenen isimlerini bile kişisel hayatlarında düşmanca film müziğini zevkle dinlediğine dair pek çok örnek bulabiliriz. Alaturka -Alafranga ayrımının bir çatışmaya, kamplaşmaya dönüşmesi ve herkese bir taraf tutma kısırlığı içine hapis etmesinin sebebi, estetik tercihlerden ziyade Siyaseti müdahalesidir. Sözgelimi Dârul- Elhân 1926’ ya kadar Her ikimizin bir arada yaşadığı ve Öğretildiği aynı kurum tarafından hem batı müziği hem Türk müziği konserlerinin verildiği, ikisinin birbirinden kompleksiz bir şekilde faydalanabildiği bir kurumda. Alaturka ile alafranga arasındaki kalp taşmayı belirginleşti-ren, bir tarafın devlet tarafından dengesiz bir şekilde desteklemeye başlaması, karşı tarafın sürekli olarak aşağılanması, kendini meşru bir şekilde ifade ve temsil edecek imkanlardan yoksun bırakılmasıdır. 1926 da  Darül-Elhân’ın alaturka bölümünün kapatılarak şark musikisi eğitiminin yasaklanması bu açıdan bir dönüm noktasıdır.

 

Karardan yana olanlar gazetelerde tek parti rejiminin otoriter yönetiminden ve milli mücadeleden zaferle çıkmış yeni kadronun toplum nezdindeki büyük itibarından güç alarak, Türk müziği aleyhine acımasız bir saldırı baş bırakmıştır. Alafrangacıların arkasındaki devlet desteği tartışmayı eşsiz bir mücadele ile dönüştürmüş, bu ise tarafları daha da hırçınlaştırmıştır. Alaturka cephesi dediğimiz şey işte tam da bu sembolik şiddete karşı koymak amacıyla oluştuğundan, taraf değiştirerek hakim söylemi onayla-yanlar veya Türk müziğine karşı batı müziğini tercih edenler alaturka cephesi tarafından aile damgası yemiş, fırsatçılıkla suçlanmıştır. Böylelikle 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ki yeni sentezler arayan kapsayıcı esnek yaklaşımlar yerine her iki cephede de muhafazakar katı dışlayıcı yaklaşımları bırakmıştır.

 

Gelecek yıl Almanya’nın rekor enflasyonu göreceği şimdiden söylenmeye başlandı. Avrupa’nın saygın kuruluşlarından olan Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü Ekonomi Direktörü Stefan Kooths bu alanda ilk uyarı işaretini verirken "Enerji krizi, Kovid-19 salgını sonrası ekonomik toparlanmayı baltalıyor. Pahalı enerji ithalatı, Almanya'nın gelirinin çok daha büyük bir kısmını eskisinden daha fazla yurtdışına transfer etmesi gerektiği anlamına geliyor. Bu, Almanya'yı genel olarak daha yoksul hale getiriyor"  şeklinde piyasaları uyardı. Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü (IfW), 2023 Almanya ekonomisi büyüme tahminini, Rusya-Ukrayna savaşıyla sert şekilde artan enerji fiyatları nedeniyle %3,3'lük artıştan %0,7 küçülmeye indirdi.

Şimdiden gelecek yıl için ortaya atılan olumsuz tahminlerde Alman ekonomisine ilişkin yaz döneminde paylaşılan 2022 ve 2023 ve 2024'ü kapsayan büyüme tahminlerde yeniden güncellemelere gidilirken maalesef piyasalara olumlu bir haber ve-rilemedi. 2022 yılı için yapılan büyüme tahminlerinde rekor enflasyon, resesyon, satın alma gücü kaybı ve Rusya'nın Ukrayna krizi etkisi ile yüksek artışa dikkat çekildi. Gelecek yıl için ise Alman ekonomisinin %3,3 büyümesi yüzde 0,7 küçülmeye düşürüldü. 2024 için ise herşey yolunda giderse Almanya’nın büyüme tahmini %1,7'lik büyüme öngörüldü.

 

Alman ekonomisindeki Kovid-19 sonrası toparlanmanın, Rusya-Ukrayna savaşıyla keskin bir şekilde kesintiye uğrayacağına dikkat çekilen açıklamada, “Almanya'nın enerji ithalatı faturasının bu yıl 123 milyar euro, gelecek yıl ise 136 milyar euro daha artmasının beklendiği ifade edilerek  piyasaların sıkıntısına dikkat çekildi.

Avrupa’nın enerji devi Almanya’da enerji faturalarına harcanan paranın iç tüketimi ve enerji yoğun şirketlerin karlılığını ciddi anlamda azalttığına yer ve-rilen açıklamada, “Sonuç olarak, Almanya'nın ekonomik üretimi gelecek yıl önceden beklenenden 130 milyar euro daha düşük olacak. Bu rakamlar ise önümüzdeki yılların kolay olmayacağını işaret etmektedir" denildi.

 

Piyasalara hakimeyeti ve analizlerinin ciddiyeti ile tanınan IfW, enerji yoğun sanayi dallarındaki yüklere ek olarak, enerji fiyatlarındaki büyük artışın hane halkının satın alma gücünde düşüşe yol açtığı konusunda Alman imalat ve sanayi kesimini şimdiden uyararak, “Hane halkının satın alma gücünün gelecek yıl yüzde 4,1 düşmesi bekleniyor. Bu iki Almanya’nın birleşmesinden sonra görülen en keskin düşüş. Bütün buradan hareketle piyasaların da daralmasının beklenmesi şimdiden farkedilmektedir” değerlendirmesinde bulundu.

 

 Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü Ekonomi Direktörü Stefan Kooths, Almanya’da enerji ithalat fiyatlarının yüksek olmasından enerji yoğun sanayi dallarının ve tüketimle ilgili sektörlerin “şiddetli darbe” aldığını duyurdu. Almanya piyasalarındaki dalgalanmaların bütün AB Bölgesi ülkelerini de bir şekilde ardil etkilere maruz bırakacağı uzmanların ortak görüşü olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Analizleri ve Almanya piyasalarını okuyuşu ile tanınan ve öngürülerinin önemli oranda Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü Ekonomi Direktörü Stefan Kooths, "Enerji krizi, Kovid-19 salgını sonrası ekonomik toparlanmayı baltalıyor. Pahalı enerji ithalatı, Almanya'nın gelirinin çok daha büyük bir kısmını eskisinden daha fazla yurt dışına transfer etmesi gerektiği anlamına geliyor. Bu, Almanya'yı genel olarak daha yoksul hale getiriyor. Dolayısıyla Alman hükümeti, enerji yardım paketleri ile yükleri ancak yeniden dağıtabilir, ancak ortadan kaldıramaz. Bu durum toplum tarafından iyi bilinmeli” dedi.

Açıkca farkediyoruz ki, IfW ekonomistleri, ülkede yüksek enflasyon durumunda herhangi bir gevşeme ise beklemiyor. Elektrik ve gaz fiyatları daha uzun bir süre yüksek kalırsa enflasyonun bu yılki rekor seviyedeki %8'den 2023'te %8,7'ye yükselmesinin muhtemel olduğunu kaydetti ve bunun nedeni olarak da elektrik ve gaz piyasa fiyatlarının tüketicilere gecikmeli olarak ulaşması gösteril di.

Almanya’da işşizliğin %5,3' ten 2023'te %5,6'ya yükselmesi bekleniyor. Enerji maliyetlerindeki artış, enflasyonu yukarı yönlü körükleyecek. Korkutmayalım ama 2023‘de Almanya rekor  enflasyonu görecek.

Kosova-Sırbistan geriliminin arkasındaki yayılmacı Sırp milliyetçiliği herkesin malumu. Bunun üzerine Rusya'nın Bosnalı Sırplar ve Sırbistan'a yönelik tahrik siyaseti  de eklenirse bölgede tehlike daha da büyüyecek demektir.

Kosova Cumhuriyeti kendi ülkesi içinde yeni düzenlemeler yaparak vatandaşlarının kimlik kartı ve taşıt araçları ile ilgili birtakım yeni düzenlemeler yaptı.  Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksander Vucic ise  bu durumu sert biçimde eleştirdi ve  Priştine’nin "Sırplara savaş ilanı" şeklinde tanımladı.

Sırbistan’ın tahrikleri ile Kosova’nın Mitroviça bölgesinde yaşayan Sırplar, yeni düzenlemeyi yollara barikat kurup protesto ederek Kosova polisine ateşle karşılık verdiler. Kosova’da yaşa-yan Sırplar ayrıca Sırbistan ile Kosova arasındaki sınırları da barikatlar kurarak kapattılar. Kosova polisi tahrikleri hesabederek güç kullanmayınca herhangi bir can kaybı olmadı.

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Kosova ve Sırp meslektaşlarıyla telefon görüşmeleri yaparak her iki taraf üzerindeki diplomatik ağırlığını ortaya koyarak durumun yatışmasına katkı sağladı.  ABD ve AB’nin de Sırplara baskı uyguladıkları görüldü. Tüm bu çabaların neticesi olarak Sonunda Kosova hükİmeti ve Sırplar ülkede yaşayan vatandaşların ulusal kimlik kartı ve ulusal plaka kullanmasını öngören yasanın yürürlük tarihini daha ileriye attılar.

Kosova ve Sırbistan yönetimlerinin birbirine yönelik suçlamaları devam ediyor. Kosova Başbakanı Albin Kurti, İtalyan gazetesi La Republica’ya verdiği bir röportajda, "Savaş riskiyle karşı karşıyayız. Sırbistan’ın arkasında Putin var. Bölgemizde risk yüksek olduğu için bizde NATO birlikleri var. Sırplar ile anlaşmazlıklarımız büyük" ifadelerini kullandı.

 

Kosova Sırplarında ayrılıkçı eğilim

 

Kosova’nın Mitroviça bölgesinde Sırp azınlık yaşıyor. Buna mukabil Sırbistan’ın Preşova Vadisi'nde Arnavut köyleri yer alıyor. Kosova’ya bağımsızlık veren Martti Ahtisari Planı, bu ülkenin bölünmesini ve bir başka devletle birleşmesini yasaklıyor. Fakat Kosova Sırpları, "Sırp Belediyeler Birliği" adı altında örgütlenerek ayrılıkçı eğilimleri meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Mitroviça Sırpları ayrıca kendilerini Sırbistan’ın bir parçası olarak görüyorlar ve Kosova yasalarını dikkate almıyorlar. Sırbistan ile     Kosova arasındaki en fazla kullanan Mitroviça Sırpları, iki ülke arasındaki bir çok yasayı da mümkün mertebe ihlal etmeye çalışıyorlar.  Kosova Sırpları Kosova yasalarına aykırı her hareketi Sırbistan’dan aldıkları işaretler ile başlatıyorlar. Son kimlik ve plaka krizinde de Sırbistan  işaratleri açıkça farkediliyor. Albin Kurti hükİmeti de bir egemen devlet olarak kendi ülkesindeki  yasa dinlemez Sırp asıllı topluluğa süre vererek yasalara uymaları yönünde uyardı.

 

Sırbistan, Kosova’yı açıkça karıştırıyor

 

Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic, niyetini açıkça ortaya koyarak Kosova diye bir devletin olmadı ğını belirtti. 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova’ yı günümüzde 100’den fazla devlet tanırken tanımayanlar ise bir elin parmakları kadar; Slovakya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, Romanya ve İspanya. Avrupa’nın başat ülkelerinin tamamı Kosova’yı tanırken 2011’de başlatılan Belgrad-Priştine Diyalog Sürecinin devam etmesine her iki taraf ta onay veriyor. Öte yandan Kosova’da barış, istikrarı ve statükoyu korumakla görevli çok uluslu Kosova Barış Gücü’nün faaliyetleri ise devam ediyor.

Kosova’da son yaşananlar AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in girişimi ile sükunete ermişse de, özellikle Rus lider Putin bölgeyi karıştırmaya yönelik geleneksel “Ortodoks” kartını zaman zaman masaya sürmek ten çekinmiyor.  Sırp milliyetçileri ise daha da ileri giderek sadece Kosova’da değil, eski Yugoslavya coğrafyasında Sırpların yaşadığı tüm bölgelerde hak iddia ediyorlar. "Büyük Sırbistan" ütop yası peşinde koşan Sırp milliyet çileri kanun nizam tanımaz davranışları ile Balkanların yeni tehlikesi olarak ortaya çıkıyorlar.